Gene Wilder Kimdir?

Gene Wilder Kimdir?
Gerçek Adı: Jerome Silberman (Gene Wilder)
Doğum Tarihi: 11 Haziran 1933
Doğum Yeri: Milwaukee, Wisconsin, ABD
Boyu: ~178 cm
Kilosu: 70 kg ( tahmin ediliyor)
Burcu: İkizler
Medeni Hali: -
Eğitim Durumu: Iowa Üniversitesi (Tiyatro), Old Vic Tiyatrosu – Londra, Actors Studio – New York

Gene Wilder kimdir? Amerikan sinemasının unutulmaz komedi oyuncularından Gene Wilder, 11 Haziran 1933’te Milwaukee’de dünyaya geldi. Asıl adı Jerome Silberman olan Wilder, özellikle kendine özgü mimikleri, sakin başlayıp bir anda çılgınlığa dönüşebilen oyunculuğu ve komedi ile hüznü aynı karakterde buluşturabilmesiyle hafızalara kazındı.

Onu dünya çapında üne kavuşturan rollerin başında Willy Wonka & the Chocolate Factory filmindeki gizemli Willy Wonka karakteri gelirken, Young Frankenstein, The Producers, Blazing Saddles, Silver Streak ve Stir Crazy gibi yapımlar kariyerinin diğer önemli durakları oldu.

Özellikle yönetmen Mel Brooks ve oyuncu Richard Pryor ile yaptığı çalışmalar, Amerikan komedi sinemasında bugün bile hatırlanan filmler ortaya çıkardı. Wilder yalnızca insanları güldüren bir oyuncu değildi; canlandırdığı karakterlerin içine şaşkınlık, öfke, masumiyet ve zaman zaman belirgin bir hüzün yerleştirebilen sıra dışı bir oyuncuydu.

Willy Wonka karakterinin yıllar geçmesine rağmen yeni kuşaklar tarafından hâlâ tanınması, onun sinemada bıraktığı izin en güzel örneklerinden biridir. Oyunculuğun yanı sıra senaristlik, yönetmenlik ve yazarlık da yapan Gene Wilder, ilerleyen yıllarda kameraların önünden büyük ölçüde çekildi.

29 Ağustos 2016’da, 83 yaşında Connecticut’ta hayatını kaybeden Gene Wilder, geride yalnızca komedi filmleri değil, sinema tarihinin en kolay tanınan ve taklit edilmesi en zor oyunculuk tarzlarından birini bıraktı.

Gene Wilder, 11 Haziran 1933’te Milwaukee’de Jerome Silberman adıyla dünyaya geldi. Rusya’dan ABD’ye göç etmiş Yahudi kökenli bir ailenin çocuğuydu. Wilder’ın komediye ilgisinin ortaya çıkmasında çocukluğunda yaşadığı önemli bir olayın etkisi oldu. Henüz sekiz yaşındayken annesi ciddi sağlık sorunları yaşamaya başlayınca, onu üzmemeye ve mümkün olduğunca güldürmeye çalıştı. İnsanları güldürmenin onların sıkıntılarını kısa süreliğine de olsa unutturabildiğini küçük yaşta fark etti. Yıllar sonra milyonları güldüren Gene Wilder’ın komedi anlayışının temelleri de büyük ölçüde bu çocukluk yıllarında atıldı.

 

Tiyatronun Kapısı Aralık: Ergenlik ve Sahneye İlk Adım

Milwaukee’deki lise yıllarında Gene Silberman, tiyatroya olan ilgisini ciddi bir tutkuya dönüştürdü. Okul oyunlarında küçük roller alarak başladığı bu yolculuk, onu 1951’de Iowa Üniversitesi’nin tiyatro bölümüne taşıdı. Iowa, o dönemde Amerika’nın en saygın tiyatro eğitim kurumlarından biri sayılıyordu ve genç Gene burada hem oyunculuğun teknik altyapısını edindi hem de kendini ifade etmenin yeni yollarını keşfetti. Mezun olduktan sonra askerlik görevini yerine getirdi; orduda bir süre tıp birliğinde görev yapan Wilder, askeri hizmet boyunca boş zamanlarını kitap okuyarak ve senaryo yazarak değerlendirdi. Askerlikten döndükten sonra doğrudan İngiltere’ye gitti; Londra’da Old Vic Tiyatrosu’nun eğitim programına kabul edildi ve burada Shakespeare’den modern drama metinlerine uzanan geniş bir repertuvar üzerinde çalıştı. Dönemin İngiliz sahne geleneği, Wilder’ın oyunculuğuna bir disiplin ve bir ekonomi kazandırdı: Abartının komediye değil, gerçekliğe ulaşmanın önünde bir engel olduğunu bizzat deneyimleyerek öğrendi. Bu anlayış, ilerleyen yıllarda Hollywood’un rüzgârlarına kapılmak yerine kendi sesini koruyabilmesinin temel taşlarından birini oluşturacaktı. Londra’dan döndüğünde, artık Jerome Silberman değil Gene Wilder’dı; bu isim değişikliği, bilinçli bir kimlik inşasının işaretiydi.

 

Off-Broadway Günleri ve Lee Strasberg ile Buluşma

New York, Gene Wilder için hem bir okul hem de bir savaş meydanı oldu. 1960’ların başındaki New York tiyatro dünyası, yetenekli ama henüz tanınmayan oyuncular için acımasız bir pazar gibiydi: Her gün yüzlerce audition, her hafta onlarca red mektubu ve bütün bunlara rağmen sürdürülmesi gereken o kararlılık. Wilder, bu dönemde Lee Strasberg’in Actors Studio’suna katıldı. Strasberg, metot oyunculuğunun Amerika’daki en büyük mimarıydı; Marlon Brando ve James Dean gibi devleri yetiştirmiş bu ustalık okulu, Wilder’a oyunculuğun içsel boyutuna dair köklü bir perspektif kazandırdı. Duyguya erişmenin yalnızca teknik bir mesele olmadığını, gerçek deneyimlerin hafızadan çağrılmasının bir oyuncuyu sahneye taşıyabileceğini bizzat yaşayarak öğrendi. Ama Wilder’ın Strasberg deneyiminden aldığı en önemli ders, sanıldığının aksine metot oyunculuğunun kendisi değildi: Hangi araçların kendisine özgü olduğunu anlamaktı. Wilder, tamamen içe kapanarak oynayan bir oyuncu değildi; tersine, izleyiciyle kurduğu o anlık bağı asla feda etmedi. Bu denge, onu kendi çağındaki pek çok “metot oyuncusu”ndan ayırdı. New York yıllarında çeşitli off-Broadway oyunlarında sahne aldı; ufak ufak isim yaptı ve en sonunda o kapının aralanması için beklediği davet geldi: Bir genç yönetmen, onunla film çekmek istiyordu. O yönetmenin adı Mel Brooks’tu.

 

The Producers: Bir Kariyer Bir Anda Başlıyor

1967 yılında Mel Brooks’un yazdığı ve yönettiği “The Producers” (Yapımcılar), Gene Wilder için her şeyin başladığı film oldu. Wilder bu filmde Leo Bloom adında aşırı kaygılı, koltuğundan kalkamayan, her şeye çıldırarak tepki veren fakat içinde tuhaf bir şefkat barındıran bir muhasebecinin rolünü üstlendi. Film; bir Broadway yapımını kasıtlı olarak batırmaya çalışan iki adamın hikayesini konu alıyordu ve Mel Brooks’un o özgün absürt komedisi, Wilder’ın şaşkın, kırılgan ve kontrolden çıkmaya meyilli oyunculuğuyla mükemmel bir uyum yakaladı. Wilder, “Leo Bloom” için Oscar’a aday gösterildi. Bu aday gösterim, Hollywood için adeta bir keşif anıydı: Kimdi bu adam ve bu kadar doğal nasıl olabiliyordu? Wilder’ın performansındaki en büyük sır, tam da bu sorunun cevabındaydı: Doğal değildi; tersine, altta yatan her duyguyu son derece bilinçli, son derece hesaplı ve son derece titiz bir şekilde inşa ediyordu. Ama bu inşanın üzerine o kadar ince bir özgünlük katmanı örtmüştü ki, izleyen kişi herhangi bir çabayı değil, yalnızca bir insanı görüyordu. The Producers, Gene Wilder’ın kariyerinin hem kalkış noktası hem de kalibrasyon aracı oldu: Bu filmden sonra hangi rolleri kabul edeceğini ve hangi oyunculuk ilkelerini asla terk etmeyeceğini anladı.

Mel Brooks beni Leo Bloom rolü için aradığında, “Bu adam gerçekten var mı?” diye düşündüm. Sonra anladım ki, o adam benim. Sadece biraz daha yüksek sesle.

 

— Gene Wilder, çeşitli röportajlardan

Çikolata Fabrikası ve Bir İkonun Doğuşu

1971 yılında “Willy Wonka and the Chocolate Factory” (Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası) filminde başrolü üstlenen Gene Wilder, sinema tarihinin en kalıcı karakterlerinden birini hayata geçirdi. Roald Dahl’ın ölümsüz romanından uyarlanan bu film, yalnızca bir çocuk filmi olmaktan çok uzaktı; altında yatan karanlık şakalar, ahlaki sınavlar ve o tuhaf biçimde huzur veren kaos, büyüklere de hitap ediyordu. Wilder, Willy Wonka’yı oynarken yönetmen Mel Stuart’a ilginç bir şart koştu: İlk sahnede topallayarak yürüyeceğini, sonra ise aniden düzeleceğini; bu sayede izleyicinin karakteri hiçbir zaman tam olarak tahmin edemeyeceğini söyledi. “Eğer baştan beri tam olarak ne olduğumu bilirlerse, sürprizi kaçırırlar,” dedi. Bu tek detay, Wonka’nın bütün ruhunu özetliyordu: Neşeli mi, kötü mü, deli mi, dahi mi? Wilder izleyiciyi hep bu soruyla tuttu. Filmin müziği, görsel şöleni ve çocukların performansları da efsaneydi; ama bütün bunların kalbinde Wilder’ın o lavanta ceketli, silindir şapkalı, yarı masumane yarı uğursuz performansı duruyordu. Film vizyona girdiğinde gişede beklentilerin altında kaldı; ama zaman, bu hatanın düzeltilmesi için sabırla bekledi. Sonraki on yıllarda Willy Wonka, Wilder’ın en tanınan ve en sevilen rolüne, aynı zamanda da tüm dünyada bir kültür simgesine dönüştü. Bugün hâlâ her Cadılar Bayramı’nda milyonlarca kişi o lavanta ceketi giyiyor.

 

Blazing Saddles ve Young Frankenstein: Bir Çiftin Altın Çağı

 

Mel Brooks ile Gene Wilder’ın 1974 yılında arka arkaya gerçekleştirdikleri iki film; hem Amerikan komedisi tarihinin hem de bu iki ismin ortak biyografisinin en parlak sayfalarını oluşturdu. “Blazing Saddles” (Ateşli Eyerler), western türünü alaya alan, ırkçılığı aşırı abartılmış bir aynada gösteren ve sınır tanımayan absürt mizahıyla sinemanın dört duvarını yıkan bir yapımdı. Wilder burada Jim karakterini oynadı: Sarhoş olduğunda en iyi silahşör olan, kendini kimseyle karşılaştırmayan, hayata hafif bir alaycılıkla bakan o sakin kovboy. Bu karakter, Wilder’ın gürültülü komedi ortamında sessizliğin de ne kadar güçlü bir araç olabileceğini gösterdiği en iyi örneklerden biriydi. Aynı yıl çekilen “Young Frankenstein” (Genç Frankenstein) ise bu iki sanatçının zirvesiydi. Wilder hem senaristliği hem de başrolü üstlendiği bu filmde, dedesinin karanlık mirasıyla boğuşan genç Dr. Frankenstein’ı oynadı. Film; siyah-beyaz çekildi, klasik korku filmlerinin estetiğini bilinçli olarak taklit etti ve bu taklide içten bir sevgi yükledi. Wilder’ın o laboratuvar sahnelerinde yakaladığı çılgın enerji, izleyiciyi hem güldürüyor hem de karakterin gerçekten çıldırıyor olduğuna inandırıyordu. Film, hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden büyük ilgi gördü; Oscar’da En İyi Senaryo Uyarlaması adaylığı aldı. Young Frankenstein, Wilder’ın bir komedyen olarak değil, gerçek bir sanatçı olarak anılmasını sağlayan filmdi.

 

Bir Aşk Hikayesi: Sahnenin Arkasındaki Işık

Gene Wilder’ın hayatında sanat kadar derin iz bırakan bir diğer unsur, komedyen ve oyuncu Gilda Radner ile yaşadığı aşk hikayesiydi. Gilda, Saturday Night Live’ın kurucu kadrosunun en sevilen isimlerinden biriydi; enerjisi, yaratıcılığı ve o rakipsiz sahne varlığıyla hem izleyicileri hem de çalışma arkadaşlarını büyülüyordu. Wilder ile Gilda, “Hanky Panky” (1982) filminin setinde tanıştı. İki komedyen arasında hızla gelişen bir çekim belirdi; ama bu çekim, yalnızca mesleki bir hayranlık değildi: Birbirlerinin derinliğini görüyorlardı. 1984’te evlendiler ve bu evlilik, her ikisi için de büyük bir sığınak oldu. Ne var ki mutluluğun gölgesinde bir kabus yavaş yavaş şekilleniyordu. 1986’da Gilda’ya yumurtalık kanseri teşhisi konuldu. Wilder, karısının tedavi sürecinin her aşamasında yanında durdu; hastane koridorlarında bekledi, ilaç saatlerini takip etti, kitap okudu, güldürmeye çalıştı. Gilda Radner, 20 Mayıs 1989’da hayatını kaybetti. Wilder’ın bu kaybı nasıl yaşadığı, onun hem insan olarak hem de sanatçı olarak en çarpıcı portresini ortaya koydu. Gilda’nın ölümünün ardından yumurtalık kanseri farkındalığı için aktif biçimde çalıştı; Gilda’s Club adıyla kurulan destek merkezlerinin hayata geçirilmesinde öncü rol üstlendi. Bu acıyı taşımanın yolu, onu anlam taşıyan bir eyleme dönüştürmekti. Ve Wilder, bunu yaptı.

Gilda Radner’ın ölümünün ardından Gene Wilder yıllarca her röportajda ondan bahsetti. Onu anlatırken gözleri değişirdi; gülerken ağlıyordu, ağlarken gülüyordu. Bu, en saf anlamıyla bir aşk portresiydi.

Beklenmedik Bir İkili: Komedi ve Kimlik Siyaseti

Gene Wilder’ın kariyerinin en sürpriz ve en renkli dönemlerinden biri, Richard Pryor ile kurduğu ikilide yaşandı. Pryor; Amerikan komedisinin en keskin, en provokatif ve en ırksal açıdan bilinçli seslerinden biriydi. Wilder ise beyaz, orta sınıf, sakin ama kaotik bir komedyandı. Bu iki ismin bir araya gelmesi, tam da bu zıtlık nedeniyle ekranda tuhaf bir kimya yarattı. 1976’da “Silver Streak” filmiyle başlayan bu ortaklık; “Stir Crazy” (1980), “See No Evil, Hear No Evil” (1989) ve “Another You” (1991) ile devam etti. Özellikle “Stir Crazy”, gişede büyük başarı kazandı ve o döneme kadar siyah ve beyaz oyuncuların başrol paylaştığı en yüksek gişe hasılatına ulaşan komedi filmi olma rekorunu kırdı. Wilder ve Pryor’ın sahnedeki ilişkisi; Pryor’ın ateşli, ani patlamalarla dolu oyunculuğu ile Wilder’ın daha kısık ama derinden gelen enerjisinin buluştuğu nadir bir anı temsil ediyordu. İki oyuncu birbirinin güçlü yanlarını öne çıkardı; birbirini iptal etmek yerine tamamladı. Bu ikili, Amerikan komedisinin o dönemde ırk ve kimlik üzerine söyleyebileceği en zekice ve en sıcak sözü, uzun soluklu bir tartışma yerine içten bir kahkaha aracılığıyla söyledi. Wilder, Pryor ile çalışmanın kendisine oyunculuğa dair yeni şeyler öğrettiğini her fırsatta dile getirdi; bu karşılıklı saygı, ikili arasındaki gerçek bağın en iyi kanıtıdır.

Kameranın Öte Tarafına Geçmek: Wilder’ın Yönetmen Kimliği

Gene Wilder, oyunculuğunun yanı sıra kariyerinde birkaç kez yönetmen koltuğuna da geçti. Bu girişimler, onun sanatsal vizyonunun oyunculuğun çok ötesine uzandığını açıkça ortaya koydu. 1975’te “The Adventure of Sherlock Holmes’ Smarter Brother” (Sherlock Holmes’ün Daha Zeki Kardeşinin Macerası) adlı filmi hem yazıp hem yönettti hem de başrolünü oynadı. Film, Holmes’un daha az tanınan ve kardeşinin gölgesinde kalmış küçük erkek kardeşini konu alıyor; bu isimsiz kahraman aracılığıyla şöhreti olmayan ama yeteneği olan biri olmak üzerine ince bir yorum sunuyordu. 1984’te yönettiği “The Woman in Red” (Kırmızı Elbiseli Kadın) ise müzikal dokunuşları ve romantik komedinin sınırlarını zorlayan senaryosuyla dikkat çekti; filmin müziğini Stevie Wonder hazırladı ve Wonder’ın yazdığı “I Just Called to Say I Love You” şarkısı o yıl Oscar ödülü kazandı. Wilder’ın yönetmenlik anlayışı, oyunculuk felsefesiyle örtüşüyordu: Sahneye koymaktan ziyade sahneyi serbest bırakmak, oyunculara alan açmak ve seyircinin zekasına güvenmek. Ne var ki yönetmenlik kariyeri, oyunculuğu kadar kalıcı bir iz bırakmadı; Wilder de bunu zamanla kabullendi ve önceliğini yeniden perdede varolmaya verdi. Yine de bu yönetmenlik denemeleri, onun yalnızca bir performans icracısı değil, gerçek anlamda bir sinemacı zihniyetine sahip olduğunu kanıtladı.

Gene Wilder’ın dünyaya sunduğu yaratıcılık yalnızca perdede kalmadı. Kariyerinin ilerleyen yıllarında ve emekliye çekildikten sonra kaleme döndü; hem roman hem de anı türünde kitaplar yayımladı. İlk romanı “My French Whore” (2007), Birinci Dünya Savaşı döneminde geçen; espri ve melankolinin bir arada aktığı, mizahla tarihin sarmalanmasıyla oluşan özgün bir anlatıydı. Ardından gelen “The Woman Who Wouldn’t” (2008) ve “Something to Remember You By” (2013) gibi kurgusal çalışmalar, Wilder’ın sahne dışında da güçlü bir anlatıcı olduğunu gözler önüne serdi. Ama en derin iz bırakan kitabı şüphesiz “Kiss Me Like a Stranger: My Search for Love and Art” (2005) adlı anı kitabıydı. Bu kitapta Wilder; annesinin hastalığının üzerinde bıraktığı etkiyi, Actors Studio yıllarını, Gilda Radner ile yaşadığı aşkı ve kaybı, başarının içindeki yalnızlığı ve oyunculuğun neden onun için bir terapi değil, bir varoluş biçimi olduğunu şeffaf, kırılgan ve alçakgönüllü bir dille anlattı. Kitap, hem eleştirmenler hem de okuyucular tarafından büyük bir içtenlikle karşılandı. Wilder’ın yazarlığı, oyunculuğundaki aynı özellikleri taşıyordu: Sahte derinlikten kaçınma, kelimeleri gerçekten hissederek kullanma ve seyirciye ya da okuyucuya duygu dayatmak yerine o duyguya kendiliğinden ulaşmaları için alan açma. Bu, kolay bir yetenek değildir; Wilder’a özgü bir sanattı.

Wilder’ın Sanat Anlayışı

Gene Wilder’ın oyunculuk anlayışını tek bir cümleyle özetlemek gerekse şöyle denilebilir: Güldürmek için önce inanmak gerekir. Wilder, bir komedyen olarak tanınıyordu; ama kendini hiçbir zaman salt bir komedyen olarak görmedi. “Ben bir oyuncuyum. Bazı oyuncular ağlayan sahnelerde mükemmeldir; ben gülen sahnelerde mükemmelim. Ama ikisi de aynı işi yapar: izleyicinin bir şey hissetmesini sağlamak,” dedi. Bu cümle, onun hangi rolü kabul edip hangisini reddedeceğine dair tüm kararların ardındaki mantığı da açıklıyordu.

Bir karakterde mantıksal bir tutarlılık bulamıyorsa, ne kadar komik yazılmış olursa olsun, o rolü oynamayı kabul etmiyordu. Young Frankenstein’ı kendisinin yazmasının nedeni buydu: Karakteri en temelden, kendi elleriyle inşa etmek istiyordu. Wilder, performansında jestleri ve mimikleri özenle seçerdi; ama bu seçim hiçbir zaman hesaplı görünmezdi. O nadir yeteneğe sahipti: Planlı olanı kendiliğinden gibi göstermek. Derin bir sessizlik içinde bekleyebilir, bir repliği söylemeden önce izleyicinin nefesini tutmasını sağlayabilirdi. Bu zamanlama duygusu, öğretilebilir bir şey değildi; Wilder’ın kendi iç ritmiyle örtüşen, ona özgü bir içgüdüydü. Ve belki de en büyük mirası bu: Hem güldüren hem de düşündüren, hem yüzeyde hem de derinde çalışan bir oyunculuğun mümkün olduğunu kanıtlamak.

Bir komedyen olmak istemiyorum. Bir oyuncu olmak istiyorum. Fark şu: Komedyen güldürmek ister; oyuncu hissettirmek ister. Bazen ikisi aynı anda olur. O anlar, en güzel anlardır.

Saklı Bir Hastalık Son Yılların Ağırlığı

Gene Wilder, 2013 yılında Alzheimer hastalığı teşhisi aldı. Bu haberi kamuoyuyla paylaşmayı uzun süre erteledi; açıklamasını 2016’da, hayatını kaybetmeden birkaç ay önce gerçekleştirdi. Gerekçesi insanca ve düşündürücüydü: “Küçük bir çocuğun sokakta beni görüp ‘Willy Wonka’ya ne oldu?’ demesini istemedim. O çocuk benim rolümü hatırlasın; beni bu hastalıkla değil.” Bu açıklama, Wilder’ın oyunculuk anlayışının da özeti gibiydi: Karakter her şeyden önce gelir; oyuncunun kişisel acısı ise arka planda kalmalıdır. Ama bu alçakgönüllülük, aynı zamanda Wilder’ın yaşadığı trajediyi daha derin ve daha görünür kılıyordu. Hayatının büyük bölümünde kelimelere, diyaloglara ve anlara dayanmış bir insanın, yavaş yavaş bu araçlardan koparılması; oyunculuğun özüne dair en acı paradokslardan birini oluşturuyordu. Son yıllarında yeğeni ile birlikte Connecticut’taki evinde yaşayan Wilder, bahçesini sevmeye devam etti. Müzik dinledi. Kitapların sayfalarını çevirdi. Hayatın küçük ve somut güzelliklerine tutundu. 29 Ağustos 2016’da, Alzheimer komplikasyonları nedeniyle, seksen üç yaşında hayata gözlerini yumdu. Ölüm haberi, tüm dünyada derin bir üzüntü dalgası yarattı; insanlar sosyal medyada Willy Wonka’nın o sırıtışlı fotoğrafını paylaştı, Young Frankenstein’dan sahneleri hatırladı, kendi çocukluklarının bir parçasını yitirdiklerini hissetti. Bu his, tesadüf değildi. Gene Wilder, uzun yıllar boyunca yalnızca perdede değil, izleyicilerin içinde de yaşıyordu.

Wilder’ın Bıraktıkları Kuşakları Aşan Bir Etki

Gene Wilder’ın sinema tarihindeki yeri, hayatını kaybetmesinin ardından geçen yıllarla birlikte daha da netleşti. Willy Wonka karakteri, dijital çağda yeni bir hayat buldu: Meme kültürünün içine sızdı, sosyal medya platformlarında kitlesel paylaşımlara konu oldu ve garip biçimde yeni nesil izleyicilerle de konuşmaya devam etti. Bu kitlesel dönüşüm, Wilder’ın yarattığı o karakterin yalnızca bir dönemin ürünü olmadığını; insanın o çift anlamlı, hem masum hem gizemli doğasına dair evrensel bir şeyleri yakaladığını kanıtlıyordu. Young Frankenstein ve Blazing Saddles ise sinema okullarında ve film dersleri müfredatlarında yer almaya devam ediyor; bu iki film, komedi yazarlığının ve yönetmenliğinin ustalık dersleri olarak inceleniyor. Wilder, yeni nesil komedyenler için de önemli bir referans noktası olmayı sürdürüyor. “Şapşal” olmadan da güldürebileceğini, karikatürleşmeden de komik olunabileceğini ve abartmadan da kalp fethedilebi-leceğini; tüm bunları o kadar açık ve kalıcı biçimde gösterdi ki, bu dersler zamana direniyor. Gilda’s Club ise bugün hâlâ onlarca şehirde faaliyetini sürdürüyor; kanser hastalarına ve ailelerine destek olmaya devam ediyor. Wilder’ın mirası, perdede bıraktığı sahnelerin ötesinde, gerçek hayatta acıyı hafifleten bir yapının sürmesiyle de yaşıyor. Bu, çok azına nasip olan bir tür kalıcılıktır.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.Tüm alanların doldurulması gerekmektedir.

ADINIZ

E-POSTA

YORUMUNUZ

ataşehir escort bodrum escort izmit escort escort antalya antalya escort