Takeshi Kitano Kimdir?
| Gerçek Adı: | Kitano Takeshi (北野 武) — sahne adı: Beat Takeshi |
|---|---|
| Doğum Tarihi: | 1947 |
| Doğum Yeri: | Adachi, Tokyo, Japonya |
| Boyu: | 1.70 m (tahmin ediliyor) |
| Kilosu: | 65 kg (tahmin ediliyor) |
| Burcu: | Oğlak |
| Medeni Hali: | - |
| Eğitim Durumu: | Meijo Üniversitesi (mühendislik — yarım bıraktı) |
Şiddeti şiire, sessizliği melodiye, komedyi trajediye dönüştüren Japon sinemasının en çok yönlü ve en öngörülmez dehası. Takeshi Kitano kimdir, Japon sinemasının ve popüler kültürünün hem en çok yönlü hem de en yanıltıcı figürüdür. Yanıltıcı diyoruz; çünkü onun hakkında bildiklerinizi bir kenara bırakıp yeniden başlamanız gerekebilir.
Japonya’da her evde tanınan bir televizyon komedyeni, dünya festivallerinde Altın Aslan kazanan ciddi bir yönetmen, ressam, şair, roman yazarı, oyuncu ve sosyal eleştirmen olarak bu kadar farklı kimliği tek bedeninde taşımayı başarmış başka bir isim bulmak gerçekten güçtür. 18 Ocak 1947’de Tokyo’da dünyaya gelen Kitano, yoksulluktan yükselen, kaosun içinde disiplin bulan ve kendi kurallarını her seferinde kendisi yeniden yazan bir sanatçıdır. Filmlerinde kurşunlar konuşmadan önce uzun sessizlikler hüküm sürer; kahramanları ağlamaz ama gözleri her şeyi söyler; şiddet, üzüntünün başka bir dilidir. Beat Takeshi adıyla sahneye çıkan komedyen ile Kitano Takeshi adıyla kamera arkasına geçen yönetmen, aslında aynı sorunun iki farklı cevabıdır: Bu dünyada var olmak nasıl bir şeydir?

Adachi’nin Çocuğu: Yoksulluk, Baba ve Sokak
Takeshi Kitano, 18 Ocak 1947’de Tokyo’nun en fakir semtlerinden biri olan Adachi’de dünyaya geldi. Dört kardeşin en küçüğü olan Takeshi’nin babası boyacıydı; eğitimsiz, kaba ama kendi dünyasında egemen bir adamdı. Annesi ise sert, hırslı ve çocuklarının daha iyi bir hayat yaşamasını adeta hayatının amacı haline getirmiş bir kadındı. Bu iki zıt kutup arasında büyüyen Takeshi, çocukluk yıllarını sokakta geçirdi. Adachi’nin o dönemki yoksul mahallelerinde kavga, kumar ve hayatta kalma; bir çocuğun günlük öğrencisi olabileceği en somut derslerdi. Babası içerken hem eğlenceli hem de tehlikeli bir adam oluyordu; Takeshi bu ikiliği gözlemleyerek büyüdü. Şiddet ve eğlencenin birbirinden çok da uzak olmadığı bu erken çocukluk ortamı, ilerleyen yıllarda filmlerine yansıyacak olan o tuhaf ama tutarlı dünya görüşünün temelini attı. Annesi ise okul masraflarını karşılamak için günde on dört saat çalışıyordu. Takeshi’nin büyük abisi doktor oldu; annesinin en büyük gururu buydu. Takeshi ise istenen yoldan çıktı; ama çıktığı bu yol onu dünyanın en tanınan Japon sanatçılarından biri yaptı. Anne ile oğul arasındaki bu çatışma ve birbirini anlayamamak duygusu, Kitano’nun yaşam boyu içinde taşıdığı en ağır yüklerden biri olmaya devam etti.
Meijo Üniversitesi’nden Ayrılmak: Bir Karar Anı
Annesinin baskısıyla mühendislik okumak üzere Meijo Üniversitesi’ne giren Takeshi Kitano, kısa sürede bu yolun kendisine ait olmadığını fark etti. Ders kitapları yerine tiyatro kulüplerinde vakit geçirdi, sahne arkasında çalıştı ve bir noktada artık devam edemeyeceğini anladı. Üniversiteyi yarıda bırakarak Tokyo’ya döndüğünde cebinde para yoktu; ama kafasında, olmak istediği şeye dair belirsiz ama kararlı bir his vardı. Bu karar, annesiyle ilişkisini yıllarca gerilimde tuttu. Üniversite terk etmek, annesinin onun için hayal ettiği her şeyi reddetmek demekti. Ama Takeshi için bu ret, başka bir şeye evet demekti; neye evet dediğini henüz tam bilmiyordu. Tokyo’nun eğlence dünyasına adım attı; lokanta işçiliği yaptı, asansör görevlisi olarak çalıştı, striptiz kulüplerinde kasa önünde durdu. Bu işler hem onu geçindiriyor hem de insanı, hayatı ve komedinin ham malzemesini bizzat yaşayarak öğretiyordu. Bir gece kulübünde tanıştığı komedyen Fukami Senzaburo ile kurduğu dostluk, onu Japon manzum komedisi rakugo ve tsukkomi-boke geleneğiyle buluşturdu. Sahne, Takeshi’yi bulmuştu. Ya da tam tersi; Takeshi, sahneyi bulmuştu. Bu nokta, ilerleyen yıllarda her şeyin başladığı yer olacaktı.

İkili Sahneler ve Kitlesel Televizyon Şöhreti
1970’lerin sonunda Kitano, Nirō Kaneko ile “Two Beat” adlı bir komedi ikilisi kurdu ve Beat Takeshi lakabını aldı. Bu lakap bugün hâlâ hem sahnede hem de film kamerası önünde kullandığı profesyonel isimdir. Two Beat; hızlı, sert ve sınır tanımayan bir komedi anlayışını sahneye taşıdı. Japon komedisinin kalıplarıyla oynayan, toplumsal normları alenen aşağılayan ve izleyiciyi hem güldüren hem rahatsız eden bu stil, kısa sürede büyük ilgi gördü. Beat Takeshi’nin sahnedeki enerji ve zamanlama duygusu, onu rakiplerinden hızla ayırdı. Televizyon, 1980’lerin başında onun için yeni bir alan açtı. Japon televizyon tarihinin en uzun soluklu ve en yüksek reytinglerle yayın yapan programlarından bazılarını sundu; “Takeshi’s Castle” gibi yapımlar yalnızca Japonya’da değil, çeşitli biçimlerde yayımlandığı onlarca ülkede de derin izler bıraktı. Televizyon şöhreti, Beat Takeshi’yi Japonya’nın her yaştan izleyicisine tanıttı. Ama bu şöhret, Kitano için hem bir nimet hem de bir yük oldu: Ciddi bir yönetmen ve sanatçı olarak tanınmak istediğinde, milyonlar onu hâlâ o gürültülü, esprili televizyon yüzü olarak görüyordu. İki kimlik arasındaki bu gerilim, yıllar boyunca çözülmedi; Kitano ise zamanla bunu bir çelişki olarak değil, kendi özgün tanımının iki eşit parçası olarak kabul etti.
Violent Cop: Bir Yönetmenin Sahneye Çıkışı
1989 yılında Takeshi Kitano’nun sinemaya geçişi, kendi planladığı şekilde değil, ama belki de olması gerektiği şekilde gerçekleşti. “Violent Cop” (Şiddetli Polis) filminin başlangıçta yönetmenliğini üstlenecek olan kişi Kinji Fukasaku’ydu; ama bir anlaşmazlık nedeniyle Fukasaku projeden çekilince, başrol oyuncusu Kitano hem oyunculuğu hem de yönetmenliği üstlendi. Senaristlerin yazdığı senaryoyu büyük ölçüde yeniden şekillendirdi; diyalogları kısalttı, sahneler arasına uzun sessizlikler yerleştirdi ve şiddetin abartılı değil, soğuk ve kaçınılmaz bir şekilde aktarılmasını tercih etti. Sonuç, o güne kadar Japon sinemasında görülmemiş bir tondaydı. Şiddet; burada ne bir aksiyon filmi tekniği ne de bir heyecan aracıydı. Şiddet, karakterin iç dünyasının dışa vurumuydu; bastırılmış öfkenin, anlamsız düzenin ve kırık bir toplumsal sözleşmenin somut hali. Eleştirmenler ve sinema kamuoyu bu tonu fark etti. Film; pek çok tartışmaya yol açtı ama aynı zamanda Kitano’yu anında ciddiye alınan bir yönetmen olarak tanımladı. Japonya’da herkes zaten Beat Takeshi’yi biliyordu; ama artık Kitano Takeshi adıyla ikinci, çok daha ağır bir kapı aralanmıştı. Bu iki ismin aynı bedende nasıl bir arada varolabileceğini sormak, ilerleyen yıllarda Kitano’nun kendi yaptığı filmlerden bazılarının en temel sorusuna dönüştü.
Ben komedi yaparken de, cinayet sahnesi çekerken de aynı yerdeyim. İkisi de insanın içindeki gerçeği arar. Sadece farklı araçlar kullanır.
— Takeshi Kitano, Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma

Sessizlik ve Şiddetin Dilbilgisi
1990 yılında çektiği “Boiling Point” (Kaynama Noktası), Kitano’nun yönetmenlik dilinin olgunlaşmaya başladığını gösteren önemli bir dönüm noktasıydı. Bir beyzbol takımının acemi oyuncusunu ve yakuza dünyasını konu alan bu film, görünürde bir suç dramasıydı; ama Kitano onu bambaşka bir şeye dönüştürdü. Film boyunca sahneler arasındaki geçişler mantık yerine sezgiyle kuruluyordu; bir karakter bir kapıdan girip öte yandan çıkmıyordu, zaman çizgisi kırılıp bükülüyordu ve şiddet, her seferinde seyirciyi hazırlıksız yakaladığı için daha derin bir etki yaratıyordu. Kitano’nun yönetmenliğindeki en ayırt edici özellik bu filmde belirginleşti: Beklenti yaratıp onu kırmak. İzleyici bir sahnenin nasıl sonuçlanacağını tahmin edebileceğini sandığı anda, Kitano tamamen farklı bir yöne döner. Bu sürpriz kırılmalar komik de olabilir, ürkütücü de. Bazen ikisi aynı anda. Bu tuhaf ama tutarlı denge, Kitano sinemasının imzası haline geldi ve onu hem çağdaşlarından hem de Batı’nın tanıdığı Japon sinema kalıplarından kökten ayırdı. Boiling Point, uluslararası festival çevrelerinin dikkatini çekti; Kitano adı artık yalnızca Japonya’nın değil, dünya sinema gündeminin de bir parçası olmaya başlıyordu. Bu, henüz bir başlangıçtı.
Ölüm, Oyun ve Kitano’nun Şiiri
1993 yapımı “Sonatine”, Kitano’nun en kişisel, en şiirsel ve pek çok sinema eleştirmenine göre en büyük filmidir. Bir yakuza liderinin zorla sürgün edildiği Okinawa sahilinde, ölümü bekleme sürecinde geçen bu film; yüzeyde bir suç dramasıdır ama özünde ölüme dair bir meditasyondur. Kitano’nun oynadığı Murakawa karakteri konuşmaz, sormaz, planlamaz; yalnızca bekler. Ve bu bekleme süresinde sahilde çocuklar gibi oyun oynamaya başlar: Kumdan kale yapar, güneşe karşı gözlerini kısar, arkadaşlarıyla kağıt sumo oynaar. Şiddet, bu filmde de vardır; ama şiddetle oyun arasındaki sınır kasıtlı olarak silinmiştir. Her ikisi de ölüme götürür; her ikisi de geçici bir anlam doldurma çabasıdır. Film; Japonya’da gişede başarısız oldu, yapım şirketinin bütçeyi küçümsemesine yol açtı ve hatta bir dönem neredeyse dağıtım dışı kalacaktı. Ama uluslararası film festivalleri filmi tam olarak anladı. Quentin Tarantino ve diğer dünya yönetmenlerinin Sonatine’i hayranlıkla sahiplenmesi, Kitano’nun yalnızca Japon sinemasının değil, dünya sinemasının da önemli bir ismi olduğunu tescilledi. “Sonatine, benim ölümle hesaplaşma biçimimdir,” dedi Kitano. Ve az sonra öğreneceğimiz üzere bu cümle, biyografik olarak da son derece yerinde bir zamanlama taşıyordu.
Motosiklet, Ölüm ve Yeniden Doğuş
2 Ağustos 1994. Bu tarih, Takeshi Kitano’nun yaşamında en derin izi bırakan gündür. O gece alkollü halde kullandığı motosikletle Tokyo’da ağır bir kaza geçirdi. Hastanede geçirdiği saatler, doktorların ona yaşayıp yaşamayacağına dair bile kesin yanıt vermekte güçlük çektiği saatlerdi. Sonunda hayatta kaldı; ama yüzünün sağ tarafında kalıcı sinir hasarı oluştu ve sol göz kapağı artık tam kapanmıyor, sol yüz kasları istediği gibi hareket etmiyordu. Bu değişiklik, hem fiziksel hem de ruhsal düzeyde Kitano’yu dönüştürdü. İyileşme sürecinde ilk kez yoğun biçimde resim yapmaya başladı. Boyalar, fırçalar ve tuval; ona bu dönemde kelimelerin veremediği bir anlatım kanalı açtı. Ressam Kitano’nun doğuşu, bu hastane odalarında gerçekleşti. Fiziksel değişiklik ise ona yüzünde o tuhaf ama kendi haline özgü ifadeyi verdi: Sol yarısı neredeyse hareketsiz, sağ tarafı ise bazen sırıtan, bazen donuk. Bu asimetrik yüz, ilerleyen filmlerdeki karakterlerin en güçlü görsel unsurlarından biri haline geldi. Kaza; Kitano’yu yıkmadı, yeniden şekillendirdi. Ve bu yeniden şekillenmiş Kitano, kazadan önceki Kitano’dan çok daha derin, çok daha sabırlı ve çok daha şaşırtıcı bir sanatçıydı.
Kaza sonrası resme başladığımda, kafamdaki her şeyi bir anda dışarı dökmek istedim. Kelimeler çok yavaştı. Renkler daha hızlıydı. Ve ilk kez gerçekten özgür hissettim.

Venedik Altın Aslanı ve Dünyaya Açılan Kapı
1997 yapımı “Hana-bi” (Ateş Çiçeği / Fireworks), Takeshi Kitano’nun hem en kişisel hem de en ödüllü filmidir. Hana-bi, Japoncada “havai fişek” anlamına gelir; ama kelimenin tam ortasına bir tire konulduğunda “hana” çiçek ve “bi” ateş kelimelerine ayrılır. Bu ikili anlam, filmin ruhunu tam olarak özetler: Güzellik ve yıkım, birbirinden ayrılamaz. Filmde Kitano, sakatlanmış ortağının geçimini sağlamak ve ölmekte olan karısıyla son bir yolculuğa çıkmak için bankaları soyan emekli bir polisi canlandırdı. Kitano’nun kazadan sonra çizdiği tablolar, filmde karakterin yatalak ortağı tarafından yapılıyor gibi sunuldu ve bu tablolar sahne boyunca dönem dönem ekrana taşındı. Film, sanat ile kurgu, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları ustalıkla bulanıklaştırdı. 1997 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kazanan Hana-bi, Japon bir yönetmene Venedik’te verilen bu ödülün son derece nadir örneklerinden biriydi. Ödülü aldığında Kitano’nun sahnedeki ifadesi; şaşkınlık, rahatsızlık ve alçakgönüllülüğün karışımından oluşuyordu. Japonyalılar şoke olmuştu; uzun yıllardır televizyon ekranında güldürdükleri adam, dünya sinemasının en prestijli ödüllerinden birini almıştı. Artık her şey değişmişti.
Naif Bir Yolculuk: Komedinin Geri Dönüşü
Venedik Altın Aslanı’nın ardından herkes Kitano’nun bir sonraki adımının ne olacağını merak ediyordu. 1999 yılında “Kikujiro” ile gelen cevap, pek çok kişiyi şaşırttı: Kitano, bu kez yumuşak, sıcak ve neredeyse masumane bir film çekmişti. Annesini aramak için yola çıkan küçük bir çocuk ile bu çocuğa istemeden arkadaş olan kaba saba, yüreği gizli büyükbaba figürü; filmde Joe Hisaishi’nin o eşsiz melodileri eşliğinde yaz sıcağında bir yolculuğa çıkıyordu. Kikujiro’nun tonu, Kitano’nun önceki filmlerindeki o soğuk ve şiddet yüklü atmosferden radikal biçimde ayrılıyordu. Ama bu film de, aynı anda birden fazla şeydi: Komedi de dramaydı, gülünç de hüzünlüydü, çocuksu da derin. Kitano’nun oynadığı Kikujiro karakteri; sabah kalkar, para harcar, kumar oynar ve sinirlenir; ama çocuğa olan bakışlarında, gizlenemez bir yumuşaklık kendiliğinden beliriverir. Bu duygunun asla dile getirilmemesi, seyircinin onu çok daha derinden hissetmesini sağladı. Film, Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi gördü ve Kitano’nun yalnızca tek bir türe ya da tek bir tona hapsolmayan, sürekli kendini yeniden icat eden bir sanatçı olduğunu bir kez daha kanıtladı. Kikujiro, Japon sinemasının dünyaya en sıcak şekilde açılan pencerelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

Hollywood’a Uzanan El: Batı ile Karşılaşma
2000 yılında çekilen “Brother”, Takeshi Kitano’nun Hollywood ile en doğrudan temasını temsil eden filmdir. Kısmen Los Angeles’ta çekilen bu yakuza filmi; Japon suç örgütü kültürünü Amerikan sokakları ve Afro-Amerikan çete dünyasıyla bir araya getiriyordu. Film, bu iki dünyanın çarpışmasından doğan gerilimi hem aksiyon hem de absürt bir yabancılık duygusu üzerinden aktardı. Batı yapımcıları ve oyuncularıyla çalışmak Kitano için ilginç bir deneyimdi; kendi dili olmayan bir ortamda, anlaşmazlıklar ve tercüman aracılığındaki iletişim kaosunun ortasında film çekmek, onu hem zorlayan hem de besleyen bir süreç oldu. Film eleştirmenlerden çok düzgün karşılanmadı; bazıları onu Kitano’nun en zayıf çalışmaları arasında saydı. Ama bu deneyim, Kitano açısından farklı bir anlam taşıyordu: Hollywood’un dilini reddetmek yerine onunla bir diyalog kurmak; kendi kimliğini korurken farklı bir bağlamda ne kadar varolabileceğini test etmek. Bu deneyimin ardından Kitano, Japonya’ya döndü ve orada kalmaya karar verdi. Kendi evinde, kendi dilinde ve kendi kurallarıyla çalışmak; ona başka hiçbir ortamın veremeyeceği özgürlüğü sağlıyordu. Brother, Kitano’nun Batı macerasının hem başlangıcı hem de sonucuydu; ve bu sonuç, aslında bir cevaptı: Burası benim yer değil.
Hollywood’da konuşmak için tercüman gerekiyordu. Sinema setinde tercüman olmaz. Kamera ne demek istediğimi zaten anlıyor; insanlar anlamasa da.
Kör Kılıç Ustası ve Geniş Kitlelere Ulaşmak
2003 yapımı “Zatoichi”, Kitano’nun kariyerinde hem sanatsal hem de ticari anlamda en geniş kitleye ulaştığı film oldu. Japon popüler kültürünün efsanevi karakteri Zatoichi; kör bir masaj ustası ve aynı zamanda eşsiz bir kılıç ustasıdır. Kitano bu karakteri hem yeniden yorumladı hem de kendi sinemasının dokusuna tam anlamıyla işledi. Filmin olağanüstü koreografileyle kurgulanmış dövüş sahneleri; dijital kanda patlayan renkler, tambu ritimlerine eşlenen köy görüntüleri ve final sahnesiyle beklenmedik biçimde bir dans festivaeline dönüşen o sürpriz kapanış; Zatoichi’yi hem Kitano hayranları için hem de onu daha önce hiç izlememiş seyirciler için eşit ölçüde büyüleyici kıldı. Film; Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı, Japonya ve Avrupa’da gişe rekorları kırdı ve Kitano’nun adını o güne kadar en geniş uluslararası kitleyle buluşturdu. Zatoichi aynı zamanda Kitano’nun Japon sinema geleneğiyle olan ilişkisinin de özeti gibiydi: Bir klasiğe saygı duymak, onu olduğu gibi aktarmak yerine kökten parçalayıp yeniden kurmak ve sonunda ortaya çıkan şeyin hem geçmişe hem de şimdiye ait olduğunu kanıtlamak. Bu yetenek, Kitano’yu taklit edilemez kılan en temel özelliklerden biriydi.
Tuval, Boya ve Görsel Sanat Dünyası
Takeshi Kitano’yu tanımlamanın tek bir mesleğe ya da tek bir sanat dalına sığdırılması imkânsızdır; çünkü o, sözcüğün tam anlamıyla çok disiplinli bir sanatçıdır. Kazanın ardından başlayan resim serüveni, yıllar içinde Kitano’nun hayatının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Resim yaparken ne eleştiri kaygısı ne de izleyici beklentisi taşıdığını söyleyen Kitano; tuval önünde tamamen özgür, tamamen içgüdüsel ve tamamen kendisi olduğunu ifade etti. Kitano’nun resimleri; parlak, canlı renkler, soyut formlar ve çocuksu bir doğrudanlıkla yetişkin bir melankoli arasındaki o Kitanoya özgü denge üzerine kuruludur. Bazı tablolarında Hana-bi filminden kesitler doğrudan yer alır; bu resimler ile filmler arasındaki diyalog, onun sanatsal evreninin farklı parçaları arasındaki sürekliliği gözler önüne serer. Eserleri Japonya başta olmak üzere Fransa, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde sergilendi. Sanat eleştirmenleri bu resimleri, bir amatörün keşif çalışmaları olarak değil, ciddiye alınması gereken görsel sanat ürünleri olarak değerlendirdi. Kitano, yazarlık alanında da aktifliğini sürdürdü; roman, senaryo, şiir ve deneme türlerinde kaleme aldığı eserlerle sinema dışında da üretken bir ses olmayı başardı. Tüm bu üretim alanları bir araya geldiğinde Kitano’nun özü görünür olur: O, bir sanatçı olmayı, hayatta kalmanın en sağlıklı biçimi olarak benimsemiş biridir.
Yakuza Üçlemesi ve Olgunluk Dönemi
2010’lu yıllarda Kitano, “Outrage” (Öfke) üçlemesiyle yakuza sinemasına köklü bir yorum getirdi. 2010’da “Outrage”, 2012’de “Beyond Outrage” ve 2017’de “Outrage Coda” olmak üzere üç filmden oluşan bu seri; yakuza dünyasını ne romantize etti ne de tamamen karalad. Bunun yerine, hiyerarşi içindeki güç oyunlarını, ihaneti, sadakatin anlamsızlaşmasını ve ölümün bu dünyada ne kadar sıradan bir işlem haline geldiğini soğuk bir gözle aktardı. Kitano bu filmlerde hem oynamaya hem de yönetmeye devam etti; ama kamera önündeki rolü artık sessiz kahramandan ziyade bu düzenin içinde ve dışında eş zamanlı bir konumda var olan biri olarak şekillendi. Üçlemenin en dikkat çeken özelliği, Kitano’nun yaşlandıkça sinemasının daha da netleşmesiydi. Sahneye koyma biçimindeki minimalizm, gereksiz her şeyi budayan o titiz ekonomi ve şiddeti normalleştiren değil, tersine onu ne kadar bayağı ve ne kadar mekanik olduğunu gösteren kurgu; Outrage serisi boyunca olgunluk döneminin izlerini taşıdı. Bu filmler; ne Hana-bi’nin duygusal yoğunluğuna ne de Kikujiro’nun sıcaklığına sahipti. Ama kendi sertliğinde tamamen tutarlıydı. Ve Kitano için tutarlılık, en büyük erdemlerden biriydi hep.
Sessizlik, Ritim ve Kitano’nun Yönetmenlik Dili
Takeshi Kitano’nun sinema dilini anlamak için birkaç temel unsura bakmak gerekir. Birincisi: Sessizlik. Kitano filmlerinde diyalog bir araç değil, bir tercihtir; karakterler sustukça içlerindeki ağırlık daha çok görünür hale gelir. İkincisi: Ritim. Kitano kurgusu; yavaş ve uzun sahnelerin ardından ani, sert ve beklenmedik kesintilerle ilerler. Bu ritim, izleyiciyi sürekli teyakkuzda tutar; ne zaman bir şey olacağını bilmeden beklemek, gerilimi atmosfere dönüştürür. Üçüncüsü: Şiddetin dramatürjisi. Kitano filmlerinde şiddet, bir heyecan aracı değildir; tersine, genellikle mizansen içinde en az beklenen anda, en az hazırlıklı olduğumuz sırada gelir. Bu sayede izleyici şoku estetize edemez, mesafe koyamaz; şiddetle gerçek anlamda yüzleşmek zorunda kalır. Dördüncüsü: Okyanus ve açık mekan. Kitano filmlerinde su, özellikle deniz ve okyanus; ölüm, özgürlük ve dinginlik arasında sürekli gidip gelen bir metafor olarak kullanılır. Beşinci unsur ise gülünçlük: Kitano’nun en ciddi sahnelerinin içine yerleştirdiği o ince, beklenmedik komik an. Bu unsurların tamamı, kendine özgü ve taklit edilmesi güç bir sinema estetiği oluşturur. Pek çok yönetmen bu dilden etkilenmiştir; ama kimse onu tam anlamıyla kopyalayamamıştır. Çünkü bu dil, teknikten değil yaşanmışlıktan beslenmektedir.
Takeshi Kitano’nun Kalıcı İzi
Takeshi Kitano bugün yetmişli yaşlarında hâlâ üretmeye, hâlâ şaşırtmaya ve hâlâ var olmaya devam etmektedir. Japonya’da her kuşaktan insanın tanıdığı Beat Takeshi; dünya sinema festivallerinin ise Kitano Takeshi olarak saygıyla andığı bu çift kimlikli adam, sanatın kendini yenileme kapasitesinin en canlı örneklerinden birini sergilemeyi sürdürmektedir. Hana-bi ve Sonatine; sinema listelerinde, ders programlarında ve film eleştirmenlerinin en iyi filmler sıralamalarında her geçen yıl daha sağlam bir yer edinmektedir. Zatoichi, Kikujiro ve Outrage üçlemesi ise hem popüler kitleyle hem de sanat sineması izleyicisiyle eş zamanlı konuşabilen nadir yapıtlar olarak tarihe geçmiştir. Kitano’nun resim ve yazarlık alanındaki çalışmaları da onun ölümden sonra da tartışılmaya devam edecek bir kültürel miras bıraktığının işaretidir. Bir Adachi sokak çocuğundan Venedik Altın Aslanı sahibine uzanan yolculuk; bütün keyfi kırılmalar, hayatta kalma hikayeleri ve yeniden icat edilen kimliklerle birlikte, sinemada “kimlik” kavramının ne kadar çok boyutlu olabileceğini göstermektedir. Takeshi Kitano bize şunu öğretti: Güldürmek ve düşündürmek birbirinin karşısında değil, yan yana durur. Şiddet ve şiir aynı dili paylaşabilir. Ve bir sanatçının en büyük başarısı, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamak için yeterince karmaşık, ama her seferinde hissettirmek için yeterince gerçek kalmaktır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.Tüm alanların doldurulması gerekmektedir.