Patrick White Kimdir?
Avustralya edebiyatını dünya sahnesine taşıyan, 1973 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi roman ve oyun yazarı Patrick White kimdir? Onu eşsiz kılan şey, Avustralya’nın kırsalını ve kentli yaşamını epik bir anlatımla, mit, sembol ve alegorilerle yoğurarak evrensel insanlık durumunu – yalnızlık, anlam arayışı ve kurtuluşu – işlemesidir.
White, sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir çiftlik işçisinden dünya edebiyatının zirvesine tırmanmış, kendine özgü üslubuyla Nobel ödülü alan ilk ve tek Avustralyalı olarak tarihe geçmiştir. Onun hikayesi, bir “yabancı” olarak duyduğu derin yabancılaşma hissini, edebiyatın büyülü dünyasında varoluşsal bir başkaldırıya dönüştüren bir dehanın öyküsüdür.

Patrick White Çocukluk ve Gençlik Yılları
Patrick Victor Martindale White, 28 Mayıs 1912’de Londra’nın Knightsbridge semtinde, Hyde Park’a bakan bir apartman dairesinde dünyaya geldi . Her iki ebeveyni de Avustralyalı olan White, henüz altı aylıkken ailesiyle birlikte Sidney’e döndü . Böylece hayatı boyunca iki kıta arasında gidip gelecek olan bu yazarın kimlik arayışı, daha beşikteyken başlamış oldu.
White’ın çocukluğu, dönemin Avustralyalı üst-orta sınıf ailelerinin tipik bir örneğini yansıtıyordu. Ailesi, Elizabeth Bay’deki bir evde yaşıyordu; ancak ilginç bir düzenlemeyle, o ve kız kardeşi bir dadı ve bir hizmetçiyle birlikte bir dairede kalırken, ebeveynleri bitişikteki dairede oturuyordu. Bu durum, onun ailesiyle mesafeli ilişkisinin erken bir işareti olarak yorumlanabilir.
Dört yaşında astım hastalığına yakalanan White, bu rahatsızlık nedeniyle çocukluğunun birçok aktivitesine katılamadı. Astım, aynı zamanda büyükbabasının da canını almıştı. Kırılgan sağlığı onu fiziksel oyunlardan uzak tutarken, hayal gücünün ve edebiyatın kapılarını ardına kadar açtı. Daha altı yaşındayken annesi onu Venedik Taciri oyununa götürdü ve White tiyatroya ilk adımını attı. Bahçede özel ritüeller düzenlemek, annesinin arkadaşları için dans etmek onun en büyük eğlenceleriydi. Yani White, çok küçük yaşlardan itibaren sahne sanatlarına ve performansa derin bir ilgi duydu.
On yaşındayken astımını hafifletmek amacıyla Moss Vale’deki Tudor House School yatılı okuluna gönderildi. Burada diğer çocuklarla bir arada yaşamaya alışmakta zorlansa da, oyunlar yazmaya başladı ve üstelik yaşının çok ötesinde, yetişkin temalarını ele alıyordu. Okul mali sorunlar yaşayınca, ailesi onu İngiltere’deki bir devlet okuluna göndermeye karar verdi.

Patrick White İngiltere Yılları
13 yaşında Cheltenham College’a gönderilen White, bu dönemi daha sonra “dört yıllık bir hapis cezası” olarak tanımlayacaktı. Otoriter okul ortamına uyum sağlamakta zorlanan White, sosyal olarak içine kapandı ve kendini okumaya ve şiir yazmaya verdi. Arkadaş çevresi oldukça sınırlıydı.
Bu dönemde yaptığı tek yakın arkadaş, kendisinden büyük bir öğrenci olan Ronald Waterall’dı. İkili, birlikte Londra gösterilerine gider, tiyatro kapılarında ünlü oyuncuları görmek için beklerdi. Bu dostluk, White’ın Cheltenham’daki zorlu günlerinde ona nefes aldıran en önemli ilişkiydi.
Okuldan ayrılmak ve oyuncu olmak istediğini ailesine söylediğinde, ailesi bir uzlaşma teklif etti: Okulu erken bitirmesine izin vereceklerdi, ancak karşılığında Avustralya’ya dönüp çiftlik hayatını denemeliydi. Onun yazarlık tutkusunu törpüleyeceklerini ve daha “gerçekçi” bir mesleğe yönlendireceklerini düşünüyorlardı.

Patrick White Avustralya’ya Dönüş Jackaroo’luk Yılları
Ailesinin ısrarıyla 17 yaşında Avustralya’ya dönen White, Snowy Dağları’nın eteklerindeki Adaminaby yakınlarında bulunan Bolaro adlı 73 kilometrekarelik bir çiftlikte iki yıl boyunca “jackaroo” yani çiftlik işçisi olarak çalıştı. Arazinin zorlu koşullarına rağmen, bu deneyim onun sağlığını iyileştirdi ve Avustralya’nın kırsalını derinlemesine tanımasını sağladı.
Her ne kadar toprağa saygı duymayı öğrense de, bu hayatın kendisi için olmadığı açıktı. Çiftlikte çalışırken bile yazmayı bırakmadı ve ilk romanı Happy Valley (Mutlu Vadi) üzerinde çalışmaya başladı.

Cambridge Yılları ve Edebi İlk Adımlar
White, 1932’de nihayet hayalini gerçekleştirerek Cambridge Üniversitesi’ne girdi ve burada Fransız ile Alman edebiyatı okudu. Cambridge, onun için Cheltenham’ın tam tersi bir deneyim oldu. Entelektüel özgürlüğün ve sanatın tadını çıkardı.
İşte bu dönemde, ilk aşkını da yaşadı. Anglikan rahibi olmak isteyen genç bir adama karşı romantik duygular besledi ve bu duyguların karşılıklı olduğunu keşfetmek, onun cinsel kimliğiyle barışmasında önemli bir dönüm noktası oldu. White, eşcinselliğini hayatı boyunca saklamadı; bu durum onun “yabancı” hissetme duygusunu derinleştiren bir unsur olarak eserlerine de yansıdı.
1934’te The Ploughman and Other Poems (Çiftçi ve Diğer Şiirler) adlı şiir kitabını yayımladı. Ertesi yıl bir oyun yazdı: Bread and Butter Women (Ekmek ve Tereyağı Kadınları). Aynı yıl lisans derecesini aldıktan sonra Londra’ya yerleşti ve kendini tamamen yazmaya adadı.

Sanatsal Dönüm Noktası
White’ın hayatındaki en önemli sanatsal dostluk, 1936 yılında ressam Roy De Maistre ile tanışmasıyla başladı. Kendisinden 18 yaş büyük olan De Maistre, White için bir akıl ve estetik hocası haline geldi. İkili asla sevgili olmadılar, ancak ömür boyu sürecek güçlü bir dostluk kurdular. Her ikisi de eşcinseldi, ailelerinde “yabancı” gibi hissediyorlardı ve sanat aracılığıyla kurtuluş arıyorlardı.
De Maistre’nin resimlerindeki Hristiyan sembolizmi ve İncil temaları, White’ın yazılarına da derinlemesine işledi. White, ilk romanı Happy Valley‘i De Maistre’ye ithaf etti ve onun etkisini her zaman minnetle andı. De Maistre’nin Figure in a Garden (The Aunt) adlı tablosu, White’ın The Aunt’s Story (Teyzenin Hikayesi) adlı romanının ilk baskısının kapağında kullanıldı. White, 1974’te De Maistre’nin birçok tablosunu Yeni Güney Galler Sanat Galerisi’ne bağışladı.

Savaş Yılları ve Hayat Arkadaşıyla Tanışma
Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde White, Londra’daydı. Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) katıldı ve istihbarat subayı olarak görevlendirildi. Mısır, Filistin ve Yunanistan’da görev yaptı. Savaşın tam ortasında, 1941 yılında Yunan bir ordu subayı olan Manoly Lascaris ile tanıştı ve bu tanışma, hayatının en büyük dönüm noktalarından biri oldu.
Manoly Lascaris, White’ın hayat arkadaşı olacaktı. Çift, savaş bitiminde altı yıl boyunca Kahire’de birlikte yaşadı. White, Lascaris ile birlikteyken kendini tamamlanmış hissetti ve bu ilişki, onun yazarlığına da istikrar kazandırdı. White kendisini şöyle tanımlamıştı: “Savaştan sonra hayatım neredeyse olaysız geçti… schnauzer cinsi köpekler, saanen keçileri yetiştiriyor, zeytin ve narenciye ağaçları ekiyor, sebzeler yetiştiriyor ve kendi ürettiklerimle geçiniyorum” .

Castle Hill Yılları ve Yazarlığın Olgunluk Dönemi
1948’de White ve Lascaris, Sidney’in banliyösü Castle Hill’de küçük bir çiftlik satın alarak Avustralya’ya kesin dönüş yaptı. Evlerine “Dogwoods” adını verdiler. Burada 18 yıl boyunca çiçek, sebze, süt, krema ve soyağacı köpek yavruları satarak mütevazı bir hayat sürdüler. Bu yarı-kırsal yaşam, White’ın yaratıcılığının en verimli döneminin de zemini oldu.
White, Castle Hill’deyken edebiyat dünyasına adeta fırtına gibi koptu. 1948’de yayımlanan The Aunt’s Story (Teyzenin Hikayesi) ile olgunluk dönemine adım attı. Ancak asıl büyük çıkışını 1955’te yayımladığı The Tree of Man (İnsanın Ağacı) ile yaptı. Bu roman, kırsal Avustralya’da bir çiftçi ve karısının toprakla, doğayla ve kendi iç dünyalarıyla mücadelesini anlatıyordu.
Ancak ilginç bir şekilde, White’ın eserleri Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de büyük övgü alırken, Avustralya’da sürekli olarak eleştiriliyordu. Hatta bazı eleştirmenler romanlarını “Avustralyalılıktan uzak” (un-Australian) olarak nitelendiriyordu. Bu durum White’ı derinden yaraladı ve bir ara yazmayı bırakmayı düşündü. Ancak pes etmedi.
Edebi Başyapıtlar ve Miles Franklin Ödülü
White’ın Avustralya’daki kaderi, 1957’de yayımladığı Voss adlı romanıyla değişti. Alman kâşif Ludwig Leichhardt’ın hikayesinden esinlenen bu roman, aynı zamanda kolonyal bir bakirenin hikayesini anlatıyordu. Voss, ilk kez düzenlenen Miles Franklin Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu ödül, White’ın ülkesinde nihayet takdir edildiğinin bir işaretiydi.
Ardından gelen romanlar, White’ın ününü zirveye taşıdı:
- Riders in the Chariot(1961 – Arabadaki Atlılar): Dört sıradan Avustralyalının hayatlarının kesiştiği bu roman, White’a ikinci Miles Franklin Ödülü’nü kazandırdı.
- The Solid Mandala(1966 – Katı Mandala): Yaşlı ikiz kardeşlerin hikayesi.
- The Vivisector(1970 – Yaşayan Kesici): Bir ressamın portresi üzerinden sanatçının gerçeği arayışını anlatan bu roman, White’ın ressam arkadaşları Sidney Nolan ve Francis Bacon’dan izler taşıyordu.
White’ın yazarlığı, sadece hikaye anlatmak değildi. O, okuyucusunu zorlamaktan asla kaçınmadı. Yoğun, süslü bir düzyazı (florid prose), sürekli değişen anlatı perspektifleri, bilinç akışı tekniği ve mit ile sembolizmin yoğun kullanımı onun üslubunun belirleyici özellikleriydi. Bir eleştirmenin deyimiyle: “White, okuyucularından ciddi taleplerde bulunan, düzyazıyı şiirsel sınırlarına kadar zorlayan, sözdizimi ve kelime dağarcığına şiddetli baskı uygulayan bir yazardır” .
1973 Nobel Edebiyat Ödülü
1973 yılı, Patrick White için bir zirve yılıydı. İsveç Akademisi, ona Nobel Edebiyat Ödülü’nü verdi. Gerekçe ise oldukça çarpıcıydı: “Destansı ve psikolojik anlatı sanatıyla edebiyata yeni bir kıta kazandırdığı için” . White, bu ödülü alan ilk ve bugüne kadar tek Avustralyalı yazardır.
Ancak White, ödüllere karşı her zaman mesafeli durmuştu. 10.000 dolarlık Britannia Ödülü’nü ve bir başka Miles Franklin Ödülü’nü reddetmişti. Nobel Ödülü’nü kabul etme kararı ise biraz tereddütle oldu. Sağlık sorunları nedeniyle törene katılamadı ve ödülünü İsveç’in Avustralya Büyükelçisi’ne teslim ettirdi.
Nobel Ödülü’nün White’ın ülkesindeki etkisi büyük oldu. Canberra Times gazetesinin yazdığı gibi: “Patrick White’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının en önemli etkisi, Avustralyalıları onun dünya çapında bir romancı olduğuna ikna etmesi olacaktır” . Gerçekten de öyle oldu. Beyaz, artık ülkesinde bir “yabancı” olmaktan çıktı, ulusal bir kahraman haline geldi.
Siyasi Duruşu ve Aktivizmi
Nobel Ödülü, White’ın toplumsal meselelere olan ilgisini daha da artırdı. Ödül parasını, edebiyat ödülü değil, “kültürel bir fon” olarak adlandırdığı bir vakfa bağışladı. Giderek daha politikleşti ve sesini yükseltti.
White, nükleer silahlara karşı net bir tavır takındı. Avustralya’nın Vietnam Savaşı’na katılımını şiddetle eleştirdi. Yerli Avustralyalıların (Aborjinlerin) hakları için mücadele etti. Dönemin başbakanlarıyla (Gough Whitlam gibi) polemiğe girdi. Beyaz, Avustralya’nın monarşiden koparak cumhuriyet olması gerektiğini savundu. Onun için edebiyat, sadece bir sanat değil, aynı zamanda bir direniş aracıydı.
Tiyatro Oyunları ve Diğer Eserleri
White, romanlarının yanı sıra tiyatro ile de ilgisini hiç kaybetmedi. En bilinen oyunları arasında The Season at Sarsaparilla (1962), Night on Bald Mountain (1964), Big Toys (1977) ve Signal Driver (1982) yer alır. Oyunlarında da romanlarının temalarını – yabancılaşma, iletişimsizlik, anlam arayışı – sahneye taşıdı.
1981’de otobiyografisini yayımladı: Flaws in the Glass: A Self-Portrait (Camdaki Kusurlar: Bir Otoportre) . Bu kitap, White’ın hayatını, aşklarını, acılarını, zaferlerini ve pişmanlıklarını acımasız bir samimiyetle anlattığı bir başyapıttır. Ölümünden sonra, vasiyetine rağmen (yarım kalmış eserlerinin imha edilmesini istemişti), yazdığı son roman The Hanging Garden (Asma Bahçe) 2012’de yayımlandı.
Patrick White Özel Yaşamı
Patrick White, mümkün olduğunca halktan uzak durmayı tercih eden, röportaj yapmayı reddeden, ödül törenlerine katılmayan, inzivaya çekilmiş bir yazardı . Onun için asıl önemli olan kelimelerdi, kalabalıklar değil. Centennial Park’taki Highbury adlı evinde, hayat arkadaşı Manoly Lascaris ile birlikte, köpekleri ve bahçesiyle ilgilenerek sakin bir yaşam sürdü.
Lascaris, 1990’da White ölene kadar onun en büyük destekçisi, ilk okuyucusu ve sırdaşıydı. White, bir röportajında Lascaris için şunları söylemişti: “O olmasaydı, yazdıklarımın çoğunu yazamazdım” . Çiftin 48 yıl süren birlikteliği, White’ın hayatındaki en istikrarlı ve besleyici ilişki oldu.
Patrick White, 30 Eylül 1990’da Sidney’deki evinde, uzun süredir mücadele ettiği hastalığa yenik düşerek 78 yaşında hayata gözlerini yumdu . Ölümü, dünya edebiyatı için büyük bir kayıptı.
Patrick White, sadece bir Nobel ödüllü değil, aynı zamanda modern edebiyatın en özgün seslerinden biridir. Onun edebiyat dünyasına en büyük katkısı, Avustralya kıtasını – o kırmızı toprağı, bunaltıcı sıcağı, kendine özgü insanını ve o “Büyük Avustralya Boşluğu”nu (Great Australian Emptiness) – evrensel bir sahneye dönüştürmesidir.
White’ın karakterleri, hep birer arayış içindedir. Onlar, toplumun dayattığı kalıplara sığmayan, “mistik” deneyimler yaşayan, çoğu zaman yalnız ve yanlış anlaşılmış bireylerdir. Onun romanlarını okumak, bir yolculuğa çıkmak gibidir: zorlu, yorucu bazen, ancak varılan noktada ufkunuzun sonsuza dek değiştiği bir yolculuk. İşte bu yüzden, Patrick White ölümsüzdür.
| Kategori | Bilgi |
| Gerçek adı: | Patrick Victor Martindale White |
| Doğum yılı: | 28 Mayıs 1912 |
| Doğum yeri: | Londra, Birleşik Krallık (Knightsbridge) |
| Boyu: | 1.78 m (tahmini) |
| Kilosu: | 75 kg (tahmini, dönemsel kayıtlara göre) |
| Burcu: | İkizler |
| Medeni Hali: | Hayat arkadaşı: Manoly Lascaris (1941-2003, White’ın ölümüne kadar birlikte) |
| Eğitimi: | Cheltenham College, King’s College Cambridge (Bachelor of Arts, Modern Diller) |
| İnsanlığa Kattığı Şeyler: | 1973 Nobel Edebiyat Ödülü, modern Avustralya edebiyatının kurulması, “The Tree of Man”, “Voss”, “Riders in the Chariot” gibi dünya klasikleri, Miles Franklin Ödülü’nün ilk kazananı, nükleer karşıtı ve Aborjin hakları savunuculuğu. |

E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.Tüm alanların doldurulması gerekmektedir.